18 Haziran 2010 Cuma

Gül Kurusu Oje Vardı Ellerinde, Ben Olsam Sürmezdim Dedim.


Güneş gözlüğümü kafama tac yaptığım günlerdi.
“Günler ne de boş geçiyor “ gibi saçma dertler edinip kafamda insan ötesi sandığım bir varlıkla yaşıyorum. Evdeki insanlardan birkaçına sinirlenip evden birkaç saatliğine uzaklaşma fikrinden, giyinmek için üzerine yürüdüğüm dolabın kapağını daha açarken vazgeçtiğim günler geride kaldı. Biletimi günler öncesinden aldım, valizimi yapıyorum. Sanki yıllarca geri gelmeyecekmiş gibi bir edayla bakıyorum odama; son kez ! ayrılırken. Fakat bu kez ruhumu derinden yaraladığını sandığım ailemden birisi değil, hatta annemle gidiyoruz. Gittiğim yer neresi bilmiyormuş gibi bir umursamazlık bile hakim olayın geneline. Zaten gidene kadar da gideceğim yer yok aklımda gerçekten.
Komik olmayan fıkraların komik olmadığı için komik olduğu ve nihayetinde komik olduğu için güldürdüğü gibi amacıma ulaşıyorum amaçsızca. Kaçıyorum ilk defa gerçekten. Her gece gerçek kesiti izleyip gülerken kendimizi yerlere attığımız günler de geride kaldı. Bu da amacı olmayan ve amacına ulaşmayacağını bilmediğim kaçışımın otobüs garında el sallayanı olmayanı. Evet baya bir kaçış demek ki ! bu resmen bir baş kaldırı, sessiz çığlık, can kırığı bilemedin bu olsa olsa ouvv papatya.
2 hafta sonra annemi uğurluyorum. Ben biraz daha kalmalıyım çünkü zerre kadar istemesem de. ondan bir hafta sonra telefonum çalıyor. Arayan annem ve benim adıma kayıt yaptırdığı toefl kursunu anlatıyor bana. Kaçışımın yenilgisiyle yüzleşmeye hazırdım zaten. Her mevsim deseninden kıyafetlerle doldurduğum valizimi alıyorum. El sallıyorlar arkamdan, ben bakıyorum. Ve işte yine aynı yerdeyim. Duvarda aynı resimler, bilgisayarım, neredeyse yarısını boşalttığım dolap… Hasta bir kedi iyileştirmenin dışında boş geçen 3 haftanın sonunda hayatımda yaptığım en güzel şeyin belki de hasta bir kediyi iyileştirmek olduğunu anlar bir olgunluktayım.
Gittiğim kursta deneme testlerinden birindeyim. Hardal rengi kedisi arada bir kapının arasından oyuncak topunu sınıfa yuvarlayan, keçi sakallı cici teacherım neden speaking kısmının son saniyelerinde güldüğümü soruyor ses kaydını dinledikten sonra. Sebebi çok basit.Çünkü olay gerçekleşmeden birkaç gün önce speaking bölümünde diyecek bir şey bulamazsak bir süre weaaeaaeeall dememiz konusunda uyarmıştı kendisi bizi. Bu dahiyane fikir ben de gülmeyle sonuçlandı. Bu saçma hareketi gerçekten yapıyor olduğum mu yoksa benden çıkan o kurtarıcı kelimenin gitgide uzaması mı beni güldürmüştü bilemiyorum. Ama ben güldüğüm ve ağladığım her şeyin temelinde aslında ne var onu çok iyi biliyorum güya. Resmen cevabı basit soruları zorla sıkıştırıyorum istediğim bir yerlere. Üzerinden akıyor, yakışmıyor bile belki. Yakıştıracak kadar gülüp makyaj yapacak kadar hayattayım hala şükür ki. Kendini yanlış keşfeden ya da keşfedemeyen bir kızın masalını yaşıyorum. Belki de tek gerçek var o kız ben değilim.
Kızına özel bir nedeni yokken Ayşe ismini koyan, bu konuda bir saniye bile kafa yormam gibi bir pencereden bakabilen hayallerin ötesi anneyle tanışıyorum. Millet beş numara miyopken on numara entellektüel bu anne. Bu anne bildiğiniz annelerden değil. Söz konusu afranın tafranın yaşattığı haklı gurur da farklı olmadan farklı olabilmek. Farklı olan onun kafa yapısıyken farklı olmayan kızının ismi mi yani? Bu kadın kızından ne istiyor anlamıyorum, anlamaya çalışıyorum ama. Anlatmak istiyor çünkü. Göz bebeği anne oğlu olursa da hiç düşünmeden adını Ali koyacağını, yok yok koyabileceğini söylüyor. İki yandan aşağı doğru sarkan dudaklarım vay be manasına geliyor kafamı da hafifçe sallayınca. Sanırım ikileyesim var. Böyle şeylere kafa yormayan bu anne daha oğlu olmadan neden bunlarla vakit harcıyor anlayamıyorum. Tebrik ediyor benzer farklılıklarını fark edilmeden anlatmasını diliyorum. Çünkü eğlenceli bir yerde. Bu eğlenceden hemen kaçamıyorsam bari kafamla onaylayayım diyorum. Aynı anne üç yaşındaki kızına Ayşe diye seslendiğinde; "o da bir anne" gibi bir arebeski yaşatıyor etrafına. Zamanında hayatının aşkı avuçlarından kayıp giderken bu manzarayı zevkle karışık bir acıyla izleyeduran insanevladının çocuğuna aşık olduğu o kutsal kişinin ismini koymasından daha yersiz değil belki de bu hikaye.
En sevdiğim yazarın tek bir hikayesiyle beni hayal kırıklığına uğrattığı günler. Benim içimden çıkıp yazmış sanki derken belki gerçek bile olmayan ayrıca da olsa kimi ilgilendir’en tek bir hikaye için suçluyorum kendisini. Dünyanın merkezindeyim çünkü. Çünkü Ruhu derinlerden çizilmiş bu kız, kliplerde kameraya baka baka full makyaj ağlayan bir kadına gülmenin anlamsızlığını anlamadı henüz. Hikayeleri gerçek, belki de gerçek olanı yalan sandı. Sandığını sandığında yanıldı hatta.
Tüm bu saçmalıkların yazıldığı günler. Ceketin pantolonla şart koşulduğu, asansörüne yetişmek için koşulduğu o yerdeyim. Aynı yerde çalışsak üstüm olacaklara kibarca emredebilmenin torpilini yaşıyorum bilmem kaçıncı katta. Güneş gözlüğümü tac yapıyorum hala kafama. Herkesin benzer farklılık çabalarıyla karın ağrısı çektiğini izlemek hala en büyük hobim ve dikkatimi çekebilmek için çok derinlerden seslenen o kızı seviyorum yine de.
Belki yanlış anlamışımdır dememe sebep imalar var hala. Hala insanlar başkalarının mutsuzluğuyla tatmin oluyor.
Ama istesem de kaçamam artık.