21 Ağustos 2010 Cumartesi

Sayfa Sonu

Yemek tarifi vermeliydim satırlarda, hatta kendi makinemle fotoğrafını çekip koymalıydım. Daha gerçek bir hayattı böylesi belki. O lezzetli yemeği kimlerin tattığı ve nasıl beğenip ne yorum yaptıklarını anlatmalıydım. Tüm bu mühim şeyleri anlatırken duygusal da olmalıydım biraz, normalde hiç olmasam da.

Gerçekten yüksek bir kattan aşağı bakıp bu gün de çok trafik olacak dedim, demiş bulundum. Hayatın kendisiydi trafik. Araba plakalarından bana beni anlatan kelimeler ve o kelimelerin beni götürdüğü yerler, yaşlar, olaylar falan daha gerçekti. Sanki şu an hariç geçmişim ve geleceğim daha gerçek. Peki dedi yukardan izlediğin yol senin evine mi gidiyor, emin misin?
Tabiî ki emin değildim ama genelden özele gidebilirdi o yollar. O yollardaki trafik her yerdeydi bana göre. Gitmediğini bilmediğimden de dememiştim zaten ve kimse bilemez belki de o yol hangi köprüye çıkar. Laf olsun diye konuşmasalar keşke.

Kendi sesini sanki dışardan duyduğun bir ortamda durmadan konuşmak, çıkardığın manasız kelimelerde boğulmamak için daha da çok konuşmaya çalışmak hüsranlık ve ben izliyorum. Halbuki hiç konuşmamak gerek.

Sevmeyip seviyorum demek daha kolay tersinden. Sevdiğini sevmemeye çalışmak, kendi kendini yenmeye çalışmak gibi. Herkesin beyninde dönüp duran düşüncelerle kendi kendine yaptığı kavgalarla ve suratlarına yansıyan mimiklerle görünmez olduğunu sanması tuhaf. Bana tuhaf gelen daha gerçek hayatlar ve zoraki arkadaşlıkları anlamaya çalışıyorum ve sadece birkaç adım dışındayım. Ve sadece öğle yemeğinden sonra içmediğim bir kahve ya da bahçesinde onlarcasıyla ayakta manasızca dikilmediğimden belli şimdilik. Çünkü tüm ayakta dikilmelerin adı hava almaktır başta. SONRA; değişik planlar içindekilerin üzerinde durduğu vitrinden bir parça olduğunu anlarsın. Seninle konuşurken sana bakmazlar bile, bakıp bir şeyler söylediklerindeyse ayakta hava almadıkları zamanlardakinden daha farklı görünürler gözüne. Kocaman gülümsemeleriyle sanki seni bile yutabileceklermiş gibi gelir. Yani koca binaya açılan tek pencere yapılmaması değildir hava almaya sebep. Sevmeyip de seviyorum dersin içinde olduğun durumlara, içinde olmak zorunda olduğundan. Ama zaman geçtikçe ben yokum demeyi öğrenir, kendi kahveni kendi başına ve bir elin parmağını asla geçemeyeceğini anladığın insanlarla içmeyi becerirsin.

Hayır demek zor gelirdi bana yakın bir zamana kadar. Hayır dememek için önce uzun cümlelerle açıklardım nedenini. Ama hep beklediğimden daha ters bir etki yarattı, oysa sonunda kalp kırmak da olsa dümdüz bir hayır hep alkışlarla karşılanıyor(muş). Hatta ben hayır ve manasında lafları işitmemek için de gereğinden fazla korurdum kendimi. Oysa birkaç kere duymak yeterliymiş en azından derinden yaralar açmaması için.

Normalde hiçbir muhabbetleri olmayan insanların yersiz espriler için ağızlarını açtıklarını görünce midem bulanıyor. Bana yapsalar şu güne kadar neredeyse hiç konuşmadık bunun için mi çeneni yordun şimdi der miydim peki? Peki buz gibi bir bakış ve hızlı adımlar atsam? Çünkü hayır deyip duymak kadar zor gelmez böyle şeyler bana. Kırmak isteyeni kırmakta sakat bir durum yok bence. Karşındaki de duyacaklarından etkilenecek olsa sadece kendini korumak için de olsa boş boş konuşmaz zaten. Neyse, karşılığında çıt çıkarmayanlara verilecek dersim yok elbette, hatta gülebilirler bile espri kalıbında saklı kazıklara.

Hangisi gerçek bilemedim, hangi yoldan gideceğimi de bilemiyorum yukardan bakınca. Biliyormuş gibi yapan onlarcasının kocaman gülümsemeleriyle tutmayacak planlarını biliyorum. Bildiklerimi kendime sakladığım günlerden birinin sonundaysa fotograflayamadan yediğimiz sufleleri yapıyorum ve çok güzel oluyor……