1 Ağustos 2009 Cumartesi

Sonra...

Mekan başka bir rıhtımdı yeni kaybettiğimde. Oturmuştum bir banka içimde gelecek günlerde yanacakların yeni yeni kıvılcımlarıyla. Büyüyeceklerini bağırıyordu her biri.
O anı kaydettim sonra. Denizin ortasındaki kaleye uzaktan kazıdım, o kadar anladı ki beni. Her halinden belliydi. Sen de anla istedim aynı gün. Son bir kere denemek istedim. Sonra o kadar çok yokmuşsun ki meğer, anladım. Uzattığım o ele ulaşamıyormuş gibi yaptın uzakta olmanın hazır bahanesiyle.
Mekan çok daha tanıdık bir rıhtımken, uzaktaki bir binaya benzetmiştim seni yürürken bir kurs çıkışı. O zaman ben beni bile anlayamadığımdan hala pek çok umut taşıdığımdan içimde, biliyordum gerçekten henüz kaybetmediğimi. Haklıymışım, anlıyorum şimdi. Anlamak lazım zaten gerçekten kaybetmek ne demek. Anlatmalı herkes senin kadar dürüst, geç de olsa. Anlatabilmeli hiçbir umut kalmadığını tek bir düğmeye basarak.
Kendi hikayesine benzemeli ardında bıraktığı hikayeler. Anlıyorum şimdi gözlerin bile silikken.
Ardında kalan hikayelerden sadece biri anladı, geç de olsa. Anlayamadın. Anlamıyorsun şimdi. Kaybettiğim her şeyden ben suçluyum. Yalnız sana aitken göremediğin yüzümdeki gülümsemelerden, yüzüne bakarken içimde biriken onca kelimeden. Her şeyden ben suçluyum. Tüm suçlarıma neden ve üzerime çullanmış hissettiklerim kadar gerçek ve içten olamadım. Olamazdım. Aynı senin gibi..
Yalandan bir hüznü gerçek mutluluklara tercih ettiğimiz için suçluyuz.
Her mekan suçlu ikimize rıhtım olamadığından. Seninleyken her kalede özgür olabilecekken ben.
Şimdi yoksun sen. Kelimeler bile yabancı benzetmeye. Kelimelerim bile. Artık pek az gördüğüm uzaktaki binada da değilsin, ona da benzemiyorsun. O kadar yoksun ki aslında.
O kadar varsın ki artık, sende bile yok oldun sen. Biliyorum, sende bile yoksun sen.