26 Ekim 2009 Pazartesi

Sazlıklardan Havalan an an

Tuhafsın tuhaf olduğun kadar. Kızmam gerekirken gülümseten, sevindiğime ağlamam ve çıt çıkarmayan hüzünlerim gibi ya da gözüme attığın kartopu gibi acıtan bir oyun. Sonrasında yanıma gelip korkak bir gülümsemeyle suratında, iyiyim bir şeyim yok dememi beklerkenki gibi tuhafsın. İyi misin diye sormaman gibi bir türlü. Bir şeyim yok ve iyiyim. İyi olmamam için bir neden de yok. Suratımda patlayan onca şey çoktan bir kutunun içinde. Şimdilerde kafam karışık sadece. Her şeyin dönüm noktasındayım. Gerçek olmak üzereyken cevabını beklediğim bir şeyler. Belki de o kadar gerçekler ki köşeyi her döndüğümde yalana dönüşüyorlar. Üzerinden geçtiğim zamanın adı tuhaf günler. Oysa ben kaç gündür saatlerle dakikalarla yarışıyordum. Aynı arabaya binip farklı umutlara doğru yolculuktaydım kaç gündür. Babam kullanıyordu arabayı. Bir sabah arabanın teybine elimi uzatırken bana müzik dinleyip hayallere dalmamamı söylemişti. Çok kızmıştım ona. Ne hayali ne sabahı diye düşünmüştüm. Hala arada bir eski arkadaşlarıyla toplanıp konser verebilirken müzik dinlemenin vaktinden bahsediyordu. onu da geçtim hayal kurmak da neyin nesi. Böyle bir düşünceye onu ne sürüklemişti acaba. Çok kızdım çok. Bir şekilde çalan şarkıyı severek dinledi o da. Gülüp geçmem gerekirken kızmak da neyin nesiydi. Hayallerin de bir sınırı var ayrıca. Bir zamanlar olmayacak bir hayal gibi değil miydi şimdi sahip olduğu onca şey. O günse hayal kurma diyordu ve ne hayali sabah sabah anlamıyorum hala. Gülümsemek gerekirken sadece buna ben kızmıştım sabah sabah. Olay sabah olması da değildi aslında. Bambaşka bir şeydi hayallere dalamayacak olmama sebep(ler).
Birkaç gündür de markete gitmek işkence. Zaten gitmem için bir neden de yok. Aynı mahkum olduğum sorumsuzluklarla ve bir türlü sevemediğim o en önemli meselelerle olduğumdan bilmem kaç yaş küçük olmanın bilmem kaç günlük rahatsızlığı. Bir ekmek ve bir litre layt kola almayacak bile olsam yağmur yağdığında dışarı çıkıp biraz yürürdüm. Tuhaftın sen o zamanlar. Saçımı yapmadıysam şemsiye bile almazdım yanıma. Islanmak mı güzel gelirdi yoksa rahat rahat yürümek mi hatırlamıyorum. Tuhaftın ama gerçekten. Şimdiyse bir yavaş bir hızlı hayat, beklediğim hayırlarla evetler arasında olumsuz ve olumlularla olduğumdan bilmem ki kaç yaş büyümeye çalışıyorum. Eskiden olduğu gibi kendin olup tüm saçmalıklara inandığın cevabı veremeyeceğini anlıyorsun demek ki bir yerden sonra. Salakça gelen bir soruya gülümseyerek en uygun cevabı bulmayı, sabahın yedisinde kıramadığın okul gibi sıkıcı olmasa da olduğu kadar sıkıcı olduğunu öğreniyorsun. Ama en acıklısı kıracağını bilerek evden çıkarkenki gibi heyecan vermeyecek evetlerin hiçbiri bana. En acıklısı bunu bilerek bir şeyleri istemek zorunda kalmak. Artık içinden bile etiketleyemediğin eğlenceler. En acıklısı tuhafsın sen ve bunun iyi bir şey olmadığını anlamak acıklı. Babamın verdiği konsere gidememiş olmam, hayatımın nasıl şekilleneceğini uzaktan seyrettiğim günler acıklı. Ama kötü olmam için bir neden yok ve iyiyim ben. Merak etme…Sadece yeniden oynadığında dikkat et. Göze çarpan kar topu gerçekten çok acıtıyor. Bir kış yeniden kardan adamlardan ve kadınlardan yediğimiz kazıkları anlatabilecek kadar ve tuhaflıklarımızı paylaşabilecek kadar yakın olursak ve yine yanlışlıkla canımı yakarsan iyi misin diye sorabil yeter. Çünkü soramadığını fark edemeyecek kadar hayalsiz geçebilir günler. Ve ben soramadığını varsayıp çektiğim acıyla seni de kurtarmaya çalışırken aslında boş bir hayal peşinde olduğumu anlayacak kadar büyümüş olabilirim ya da görünenden fazlasını düşünemeyecek kadar yorgun.
Paralelden yağan yağmura umutsuzca açtığım şemsiyeyi kapattığım anki gibi acıklı. Hatta artık gün demek zorunda kaldığım bölemediğim anlar için acıklı, yanımda olmadığın için. İyiyim yine de. Tuhaf.